29 Kasım 2016 Salı

Geciken son intihar-2




Erinnerungen eines Soldaten,
Ses, koku, beden.
Neden?

Seferde veya hazarda,
yanımda olmadığın bir anda
okunmuş su satmayan bir benzinciden,
Son mazotumu alıp yorgun bir akşam,
yokluğunla varlığımı düşünerek,
gecikmiş son intiharım bebek,
daha fazla gecikmeyecek.


5 Kasım 2016 Cumartesi

Camekanın ardındaki dünya




"...but looking back from now, it was merely a matter of understanding human reactions under unpredictable circumstances and frankly, I failed miserably."



Komatoz bir durgunluktayım
ama hâlâ hayallerim var.
Saçların boynuma yular olmalı
sen bir çobansın ben bir davar.

Gözlerin kalbimi deldi,
şavrotin gibi,
tapmaya hazırım sana
sanki din gibi.
İğdiş değilim ben,
koçum, bir boğayım,
iste her akşam sana
beş posta koyayım.

Sonra dalarım bakıp gözlerine
dikkat kesilirim bomboş sözlerine
seni sevdiğimi sanırsın,
ve beni amarsım.

Uzak gecelerde seni düşünsem,
uzak gecelerde üzülsem,
uzak gecelerde kokun,
uzak gecelerde kukun,
uzak gecelerde ölsem.


29 Ekim 2016, İkbaliye-Acıbadem

10 Haziran 2015 Çarşamba

Nöbet tekmili



Böbreklerim ağrıyordu
ve ben mezatta satılan bir kasa istavrit
Mühim bir gerçeküstülüğün
realistik bir tezahürüydüm

Ufukta düşman toprağı
Trodosların tepesindeki kar
ve ikinci topçu taburunun obüsleri
pentatlon parkuru
önümden sekerek geçen tavşanlar
Ah, Türklüğün cenup serhaddi
sana hizmet ne büyük zevk

Ah sevdiğim.
Sen bir çarşı dönüşü
bir of-laysınstan alınıp da kafaya dikilen
20'lik zivania gibiydin.

Tadın kaldı dudaklarımda.


8 Mart 2015, Aşağıdikmen, KKTC

3 Ağustos 2014 Pazar

Dermansızım

Lastiklerim Pirelli
Çıkmadı da bedelli
bir illete tutuldum
ateş, kusma, ishalli

(2 Ağustos 2014, Kurtdoğmuş köyü)

30 Ocak 2014 Perşembe

Evladım Kurya'ya Notlar

         


              Yahudiyatımızı hür bir şekilde yaşadığımız o ştetl sokaklarından kendi kahramanlarımızı öldürdüğümüz bu günlere nasıl geldiğimizi mütemadiyen sorguluyorum. Gece rüyalarıma Moşe Dayan giriyor, göz bandıyla ne kadar da karizmatik duruyor, çizmelerine Arap kanı bulaşmış hâlde bana "Sen de gel evlat" diyor, tam elini tutmak için uzandığım anda uyanıyorum.

              Bazen bir Anadolu Türkmen emirinin mumyalanmış cesedini seyrediyorum. Bedenindeki detaylar fazlasıyla dikkat çekici. Aklıma şanlı ecdadımız geliyor; Mengücek Gazi,  Alaüddevle Bozkurt Bey. Oğuzluk bir makrofaj gibi bedenimdeki tüm kötülükleri kavrayıp öğütüyor. Milli şuurla dolup taşıyorum.

              Peki nerede bir elinde saz diğerinde kılıçla gazaya giden alperen dervişlerimiz? Artık Baba İshak'tan Thälmann, Yol'dan sol yaratmaya çalışan soytarılarımız var. "Slava! Slava!" diye haykırırken gök mavisi eteğinin kalçasına çok iyi oturduğunu fark ediyorum, bacakları da çok biçimli, gözleri Tanrı rengi.

              Recep'le 1988 senesinde Pasadena'daki Depeche Mode konserinde beraberdik. Zannedersem o konserde ikimiz haricinde Türk yoktu. Sahnede dört İngiliz delikanlısı adil düzeni inşa etmişti, ikimiz de gıpta etmiştik fakat birbirimize söylemeye cesaret edememiştik. Aramızda gizli aruzlarımızı paylaşacak derecede bir samimiyet yoktu, zaten hayatlarımız sonra farklı istikametlere gitti.

              Fransa'ya yerleşip bağcılık yapmaya başladığım dönemde yaz akşamları evimin önünde şarap içerken Kutsal Kitap okur ve güneşin batışını izlerken okyanustan gelen tuzlu rüzgarı yüzümde hissederdim. "Ey Gomora halkı! Allahın yasasına kulak verin!" O günlerde vaftiz olup inananların kardeşliğine kabul edilmiş ve kısa zaman sonra erkekliğimin dirilişine tanıklık etmiştim.

              Arkadaşım Cihangir, Interrail ile Avrupa'yı gezerken İtalya'ya iltica talebinde bulunmuş ve talebi kabul edildikten sonra La Spezia kentine yerleşmişti. Bekçi olarak çalıştığı nükleer tesiste meydana gelen kaza neticesinde akut radyasyon zehirlenmesi şikayetiyle uzun bir süre hastanede yatmıştı. Moda'da Ali Usta'da Mesih İsa ile dondurma yerken Cihangir'le karşılaştım, evlenmiş, bir kızı olmuş. Yanıma gelip sarıldı. Ortak bir arkadaşımızın telefon numarasını sordu. Kızı cinsel organında bebek kafasına benzeyen saçlı bir dokuyla dünyaya gelmiş. Bu yüzden üzüntülüydü.

              Dünya işlerinden münezzeh bir hayat süremediğimi anlayıp teşebbüs hürriyetinin kutsiyetine olan inancım kabardığında Kofçaz'dan beş dönüm arazi alıp keçi yetiştirmeye başladım. Keçileri gütmeleri için altı tane Avustralya çoban köpeği aldım. Köpekler muazzam iş görüyor. Merada hayvanı dört bir yandan kuşatıp toparlıyor sonra çiftliğe geri getiriyorlar. Meradaki inekler izliyor. Hiç bir şey bilmediğimizi bildiğimizi biliyoruz.

           Biraz daha müzik? Bobinler, buji kabloları, distribütör kapağı, tevzi makarası, K-Jetronic enjeksiyon sistemi, döneminin en ileri teknolojisiyle donatılmış bir otomobil bu. 1978 model Mercedes-Benz 280 SE. Bu arabada bir hanıma 50 lira karşılığında oral seks yaptırdım, Fenerbahçe Parkı'nın oradaki otoparkta. Üniversite öğrencisi. Ufak tefek fuhuş işleriyle harçlığını çıkarıyor.

           Semra'yı hatırlıyorum, ben Fransa'da bağcılık yaparken o da orada öğrenciydi. Paraya ihtiyacı oldukça gelir verirdi. Cebine üç-beş bir şey koyar yollardım. Türkiye'ye döndükten sonra liberal kimliğiyle bilinen bir profesörün yanında doktora çalışmalarına başladı. Eşcinsel haklarını savunuyor. Ben kimsenin hakkını savunmuyorum.

           Distress, tristesse. Dal, nun, zel. Bir kimya tesisinde koyu yeşil sabunsu bir çökelti plastik imalatı sonrasında atık olarak kalıyormuş. İşçiler onu yüzlerine gözlerine sürüp geceleri ayin yapıyorlarmış. Tesisin ortaklarından biri bunu fark edip o işçileri tazminatsız işten çıkarmış, olaydan kısa bir süre sonra fabrika yanmış. İşçileri yakalayan ortak yangında ölmüş.

           On sene kadar önce bir 7.65 tabanca almıştım. Arada sırada ormana gider, içip içip havaya sıkardım. Tabancanın varlığını dahi unuttuğum bir akşam sevgilim o tabancayla beni vurmuştu. Nasıl da ölmüştüm. Ölmek zor tabii ki fakat dirilmek daha sancılı bir süreç. Ölmek çok doğrudan, dirilmek dolaylı. Tanrı gözlü kıza sarılıp ağladığım gün tam olarak dirilmiştim.


Waiting
for a change in the weather.
I'm waiting
for a shift in the air.
Could we get it together... Ever?
Hoping for your return
Hoping
for your
sweet, sweet
return

4 Aralık 2013 Çarşamba

Tuzla'da isyan



Samanlı dağları görüküyor
tersane vinçleri arasında
bir paslı su ve yağ karışıyor
denize
irin akıyor nasırlı avuçlarımdan,
kan akıyor.

piyade okulu,
komando taburu,
hızla büyüyen gemi sanayiimiz..
yarama tuz basıyorlar Tuzla'da
kıvranıyorum.



4 Aralık 2013, Tersaneler Bölgesi, Tuzla

2 Aralık 2013 Pazartesi

Sanayi Sıkıntısı



Ah yüreğim acıyor
ve uzak diyarlardan
kiloyla nedamet getiriyorum
örselenmiş gururumun
yere düşen parçalarına bakıp
ağlıyorum.

bozdoğanlar uçuşuyor

yalnızlık bozkırımda.
soyuma karşı girişilen
bu amansız kırımda
çaresizlikten ağlıyorum.
kondom kondom engebeler
ve münafıkların fitneleri
bizler nereye gidiyoruz?
nereye ey yoldaşlarım?
ağlıyorum.

tavanarasına damlayan sudan

mürekkebi akmış risalat,
ve ürküntüsü çaresiz hissetmenin.
aidiyetten münezzeh göçerliğime
tanıklık ediyor
bu gar
katar, katar...
ağlıyorum.

ah sevgilim,

ah emeğim, ekmeğim, toprağım
siper yoldaşım, vardiya şefim,
ruh eşim.
tüm iktidar bizim!
ağlıyorum.

Aralık 2013, Kartal Sanayi Sitesi, C-3 Blok

1 Kasım 2013 Cuma

Kendimden firar (İblisten firara göndermeli isim)

Şiirin başına bu şarkıyı koyarak, şiiri yazdığım kişiyle daha önce yaşadığım bir başka göz yaşı dolu hatırayı bana hatırlatan diğer bir New Wave şarkısına gönderme yaptım ama bunu ne okuyucu, ne şiiri yazdığım insan, ne Mark Hollis biliyor. Zaten ben bildikten sonra pek önemi yok.



Anlayana...

Küskünken aynadaki yüzüme,
bir kör köpek olup şeytan,
gözüktü gözüme.
Ağlayamayınca korkup kaçtım,
neyse ki evdeydin, kapıyı açtın.

Bir hesap yaptım,
başlangıcı "sen" alıp
öyle uzaklaşmışım ki senden kaçıp
yine sana dönmüşüm.

Karşımdaki masmavi ışığa bakıp
yılların hasretiyle sarılıp
dedim ki;

"Geliebte, hör mich zu!
sendin hayatın tadı, tuzu.
Sen kavgam, sen aşkım
huzurum, göz yaşım,
sen tahavvül, sen tekamül,
sen bahçemde açan gül,
ve ben öylesine kaçtım ki senden
bana yetişemezdi Boudewijn Zenden"

Aşk omuzda ağlamakta mütekabiliyetse,
ne mutlu hâlâ aşığız ikimiz de.

Dün üzerimden bir öfke bulutu geçti,
bir deniz olup şeytan beni içine çekti.
Sana sığınıp şeytana boyun eğdirdim,
huzuru içemesem de dudaklarımı değdirdim.

1 listopada 2013r. Falenty Duże

9 Ekim 2013 Çarşamba

Büyümek

Ben çocukken
bazı insanların yanlışları oldu
misal dayımgil...
Ben ağladım,
Kudüs Kudüs, Gazze Gazze
ve adalet bekledim Rabb'imden
ebabil ebabil....

Ben çocukken
sıvacı ustasıydı babam
ödenmediğinde hakediş,
Aç kalırdık,
Şükrederdim Somali'yi düşünüp,
yüreğim çarpardı
direniş direniş.

Ben büyüdüm,
dayım ve babam rahmetli oldu
kabirlerinde okurken Fatiha
aklım Mısır'da,
dudaklarımda bir isyan,
Rabia, Rabia

Eylül 2013, Şevketiye (Yeşilköy/San Stefano) 

5 Temmuz 2013 Cuma

Hint halkına mesaj...

Ey gariban kesimi
dinleyin az sözümü
herkes açıp gözünü
görsün kimmiş hint milleti

tapar sığıra puta
maymuna derler ata
dinleri hepten hata
kâfirdir bu hint milleti

yeseler de baharatı
basur ile kaçmaz tadı
alırlar mı taharatı
bilmem ki hiç hint milleti

namaste der verir selam
edemezsin bir çift kelam
ingilize etmiş kıyam
yıllar evvel hint milleti

gandhi diye başları var
sitar diye sazları var
sari diye bezleri var
ipek giyer hint milleti

yazın yatar gölgelere
hicra derler dönmelere
kast adında bölmelere
ayrılmıştır hint milleti

git en büyük şehire
sanki benzer ahıra
girip boklu nehire
arınır bu hint milleti

Faysal’a sözün söylet
Allah etsin size lanet
Türk-İslâmdan eğer ibret
almaz isen hint milleti

3 Mayıs 2013 Cuma

İblisten firar

Au revoir mon ami
bir tas güvercin yemi
devrimci coşkumuz
ve arkamızda Yeni Cami
Abidevi eseri İslâm medeniyetinin
fakat zillerimiz din-den-dön diye çalardı
ve papaz erik yerken Çankaya şarabı içerdik.
İnanmadığımız kader
bir Troçkiste kelime-i tevhid telkini
937 senesinde El Endülüs sahillerinde
ve karşı kıyıda plajlarda ölürken Mağribli cengâverler
kendilerine yabancılaşabilsin diye bohem kâfirler
bulanan bizim içimizdi
ağız dolusu kusmukla bozulan abdestlerimiz sebebiyle
kılamadığımız o ilk sünnetler.
Ben tövbemi geri aldım.
Varlığımı varlığına armağan ettim.
Yasamdan, ilkemden,
Esed zâlimine duyduğum kinden
nargile içerken vazgeçtim.

21 Mart 2013
Pendik, Şeyhli


5 Şubat 2013 Salı

Zafer Şafağı (Toplumcu Gerçekçi Devrimci Şiir)


Vardiya vardiya akıyor,
sanayi atıkları
ırmaklarından yurdumun.
Bu sanayi kızılca bir volkan,
yumruk gibi kalkan,
balyoz gibi vuran.

Vardiya vardiya akıyor,
akıyor yoldaşların emeği,
karışıyor atmosfere,
kükürtdioksit,
karbonmonoksit
bu zaferin altında kalan
bir faşist it
karışıyor yurdumun toprağına,
azot azot.

Düşmüş yoldaşlar için
gasil süngeri imal ediyor
fabrikalarımız.
Vardiya vardiya,
kızıl bir şafakta
yollara koyuluyor
kalanlarımız.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Yıllardır beklenen yazı. Rakı damıtımı. (Gib mir mein Destillat!)


        Almanya bilindiği gibi elktronik müzik denilince akla ilk gelen ülkedir. Elektronik müziğin alt türlerinden olan industrial'ın darkwave ve goth rock karanlığıyla harmanlanmış hâli olan gothic-industrial tarzının en önemli gruplarından birisi de kuşkusuz Das Ich'tir. Bu tarz müziği dinlemeye başladığım erken ergenlik yıllarımda en sevdiğim şarkılardan birisi Das Ich'in "Destillat" isimli şarkısıydı, fakat açık söylemek gerekirse İngiliz futurepop ikilisi VNV Nation'ın bu şarkıya yaptığı remix'i şarkının orijinalinden daha çok sevmiştim, hâlen de daha çok severim.

Stefan Ackermann ve Bruno Kramm'dan oluşan Das Ich. Solda gördüğünüz Ackermann 2011 yılında bir beyin kanaması geçirmişti. Bu yazıyı yazarken merak ettim ve şu an sağlık durumunun iyi olduğunu öğrendim.

     Destillat kelimesi Almancada "damıtılmış" anlamına gelir, İngilizcedeki "distillate" gibi. Anadolu Oğuzlarının milli içki olarak gördüğü rakı da kelime anlamı olarak Arapçada "damıtılmış" manâsına gelen arak kelimesinin bozulmuş hâlidir. Hâlihazırda, "Levant" adı verilen Gazze-Antakya hattında, ülkemizde son yıllarda popülerleşen yaş üzüm rakısına Arak adı verilir. Bilhassa, zamanında sözde Mahsum Korkmaz Askeri Akademisi'ne ev sahipliği yapmış olan Bekaa Vadisi'nde üretilen arak pek meşhurdur.


Anti-Lübnan ve Lübnan Dağları arasında yer alan, yeryüzündeki cennet olarak tanımlanabilecek kadar güzel bir coğrafya olan Bekaa Vadisi 1960'lardan 1990'lara kadar bir çok silahlı örgütün eğitim kampına ev sahipliği yapmıştı. Ülkemizde faaliyet gösteren bölücü terör örgütü de istisna değildi.
    Daha evvelki yazımda rakı imalâtında kullanılacak mayşenin mayalanması konusunu açıklamış ve ileride yazacağım bir yazıda damıtımı anlatacağımı belirtmiştim, işte o yazı bu yazıdır.

    Bu uzunca girişten sonra icraata geçelim. Öncelikle daha önce damacanamızda mayaladığımız 19 litre (5 Amerikan galonu) mayşeyi imbiğimize dolduruyoruz. Benim yeni imbiğim Şimşek-2'nin kazanı 30 litre kapasiteli olduğundan bir damacanayı bir kerede kaynatabiliyor. Sizin imbik daha küçükse ilk damıtımı 2-3 postada yapmanız gerekebilir. Şimşek-1 döneminde benim ilk damıtımım da iki, hatta bazen üç seferde bitiyordu.

9 Litrelik düdüklü tencereden yapılmış Şimşek-1 kaynatma ünitesi.

30 Litrelik tencereden oluşan Şimşek-2 kaynatma ünitesi. 1500 W'lık elektrikli ocak maalesef Şimşek-2'yi imalat sıcaklığına  getirmekte yeterli olmadı, bu yüzden imalatı mutfaktaki gaz ocağına taşımak durumunda kaldım.

     Birinci damıtım, yani hazırladığımız mayşeden alkolü çekeceğimiz damıtım zor bir süreç değil, imbiği ısıtmaya başlıyoruz, eğer imbikte termometremiz varsa 78-92 derece arasında damlayanı topluyoruz. 92 derece civarı zaten alkol bitmiş olacaktır. Eğer termometremiz yoksa toplamayı nerede bırakacağımızı tadına bakarak belirlemek durumunda kalacağız. Unutulmaması gereken bir nokta şu ki, imbikten damlayan ilk 150-200ml'yi atmamız gerekiyor zira bu ilk 150-200 ml akşamdan kalmalığa yol açabilecek eser miktarda metanol, aseton vb. kimyasallar içerebilir, sakın korkmayın, bu miktarlar kesinlikle ölüme, zehirlenmeye sebep olacak miktarlar değildir, sadece içkinizin kalitesini azaltırlar, belki biraz baş ağrısı yaparlar. İlk 200 ml'yi dökerek bu ihtimali de hemen hemen sıfıra indirmiş oluruz.

     İmbikten damlayan sıvıda alkol tadı kalmadığı zaman daha fazla toplamaya gerek yok demektir. Birinci damıtımı bu aşamada sonlandırabiliriz. Elde ettiğimiz sıvı 4-5 litre civarında olup hacmen %40 kadar alkol içerecektir. Daha sonra bu alkole 200-250 gram arası anason tohumu ekleyip en az 3-4 saat bekleyeceğiz.

(Kasım 2013 edit: 250 değil, 400 gram anason basın amınakoyum. Ben anasonlu rakı yapmayı bıraktım ama cidden 250 gram az geliyor. En az 300)

Birinci damıtımdan elde edilen sumaya anason tohumu eklenmiş vaziyette.
    Birinci damıtımdan elde ettiğimiz ürüne anason tohumlarını öğütülmüş yahut bütün hâlde koyabiliriz. Ben ilk seferlerde öğütülmüş olarak koyuyordum fakat daha sonra bütün koymaya başladım. Öğütülmüş anason daha verimli olsa da kaliteyi düşürüyor gibi bir his edindim fakat bu konuda kesin bir kanaatim olmadığı gibi başka kaynaklardan bu hissiyatımın doğruluğunu tasdik ettirme amacıyla bir araştırmada da bulunmadım. Siz her iki şekilde de kullanabilirsiniz.

    İşin uzmanlık isteyen kısmı bu ilk damıtımdan elde ettiğimiz ürünü en az üç saat anasonda beklettikten sonra başlıyor. Bu karışımı, ilk damıtımdan sonra boşaltıp temizlediğimiz imbiğe dolduruyoruz ve ısıtmaya başlıyoruz. İkinci damıtımda ısıtma daha yavaş yapılmalı. İkinci damıtımda imbikten damlamaya başlayan sıvıda asetona benzeyen ağır bir koku olacaktır. Bu koku, imbiğe 5 litre doldurduğumuzu farz edersek, 250 ilâ 500 ml'den sonra kesilecektir. Ağır kokan bu ilk kısmı ayırıyoruz ve içeceğimiz ürünü bundan sonra toplamaya başlkıyoruz. İşte içilecek ürünü toplamaya ne zaman başlayacağımız, daha da önemlisi ne zaman durduracağımız tamamen koku ve tat alma duyularımıza bağlı ve bu işi yapmaya devam ettikçe insan daha da ustalaşıyor.


     Ağır bir kokuya sahip olan bu ilk kısmı daha sonraki imalatımıza katmak üzere bir köşeye ayırdıktan sonra içilebilecek asıl ürünü toplamaya başlıyoruz. İçilecek kısmı toplarken 100 yahut 200 ml'lik parçalar hâlinde toplayıp bunları daha sonra tatmak üzere ayrı ayrı muhafaza etmekte fayda var. 1.2 ilâ 1.5 litre kadar ürün aldıktan sonra imbikten damlayan üründe acı bir tat olacaktır. Ürünü 100 yahut 200 ml'lik parçalar hâlinde toplama sebebimiz işte bu acı tadın ürünün tamamına karışmasını engellemek zira bu acı tat veren son kısımlardan çok az bir miktar dahi ürüne karışırsa rakımızda acı bir tat olacak ve içilmesi imkânsız hâle gelecektir. Böyle bir kaza olursa ürünü %40'a sulandırıp tekrar damıtmamız gerekir.

     Acı tadı aldıktan sonra ürünü daha fazla küçük kaplar hâlinde toplamaya gerek yok, geri kalanı damlalardaki alkol tadı bitene kadar ayrı bir kapta toplamaya devam edebiliriz. Bu kısmı da ilk baştaki kötü kokulu kısım gibi bir sonraki imalatımıza katabiliriz.

     Elimizdeki 100'lük veya 200'lük kaplar hâlinde, imbiğin orta kısmından alınmış, hacmen vasati %80 alkol içeren sıvıların tadına dikkatlice bakıyoruz. Rahatsız edici bir tat ve koku barındırmadığına emin olduğumuz bu kaplardaki sıvıları karıştırıyoruz ve alkolmetremizle alkol oranını ölçüyoruz. Tüm kaplar karıştırıldığında yaklaşık %80 gibi bir alkol oranı elde edilecektir. Daha sonra elimizdeki 1.2 ilâ 1.5 litreye yakın bu %80 civarı alkol içeren sıvıya içme suyu ekleyerek alkol oranını düşürüyoruz. Basit bir matematik hesabıyla elinizdeki sıvıya ne kadar su eklemeniz gerektiğini bulabilirsiniz. Farzımuhal, tüm damıtım neticesinde elimizde 1.3 litre, %77 alkol içeren ürün var diyelim, eğer hacmen %45 alkol içeren bir rakı istiyorsak;


denklemini çözerek, hemen hemen 2.224 lite %45 alkol içeren rakı elde edeceğimizi buluruz ve 1.3 litreye 0.934 litre civarı da su ekleyerek bu miktara ulaşırız. Sulandırma aşamasında dikkat edilmesi gereken nokta, rakıyı %40'tan düşük alkol seviyesine sulandırmamaktır zira bu durumda rakı beyazlaşacaktır.

     Sulandırdıp istediğimiz alkol oranına indirdiğimiz rakıya, litre başına 10 gramı geçmeyecek kadar toz şeker ekleyip karıştırdıktan sonra bekletiyoruz. Bekletmeden hemen de içebilirsiniz ama bekletirseniz rakının tadı gerçekten beklediğinize değecek kadar güzelleşecektir. Bir hafta bile bekletseniz tadında fark edilir bir iyileşme olacaktır. Ülkemizde şu an yürürlükte bulunan distile alkollü içkiler tebliği uyarınca rakı şişelenmeden önce en az bir ay dinlendirilmelidir (Madde 6), sabredebiliyorsanız bir ay dinlendirin derim.


      Sonuçta elde ettiğiniz bu leziz rakıyı varoluşçu eserler, cacık, lakerda vs. eşliğinde tüketebilirsiniz. Fakat piyasada lakerda fahiş fiyatlara satıldığından lakerdayı evde yapmanızı tavsiye ederim. İleride lakerda tarifini de buradan sizlere verebilirim. Rakı imalatı hakkında sorunuz varsa çekinmeyin sorun.

(Kasım 2013 edit: Her mevsim ithal uskumru bulunuyor, becerebileceğinize inanıyorsanız alın marketten, internetten de lakerda tarifi diye aratın yapın. Asıl lakerda torikten olur, bu devirde toriği kim kaybetmiş ki siz bulacaksınız. Yarım kiloluk palamuttan yapacağınız lakerdayla ithal uskumrudan yapacağınız lakerda arasında zaten pek fark olmaz.)

      Rakı imalatına başlamamda büyük katkıları olan maliye bakanımız Sn. Mehmet Şimşek'e, Çorum'dan troçkistgilin Tufan Bey'e, homedistiller.org ve Amatör Rakı Yapımı internet sitelerine teşekkür ederim.

      Ben bu yazıyı yazarken vefat haberini aldığım büyük sanatçı Ferdi Özbeğen'e Allah'tan rahmet diliyorum. Kendisinin en sevdiğim şarkısını sizlerle paylaşıyorum.

Asla unutulmayacaksın.





22 Kasım 2012 Perşembe

Rakı imalatına giriş.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki http://rakiyapimi.tripod.com/yeni_sayfa_1.htm ve http://homedistiller.org/ adreslerinde bulunan internet siteleri olmasaydı bu kadar kısa zamanda bu kadar aşama kaydetmem mümkün olmazdı. Bilhassa ikinci adres, şayet İngilizceniz varsa evde içki imalatı hakkında kafanızda oluşacak her sorunun cevabını bulabileceğiniz bir site. İlk adres ise özel olarak rakıya yoğunlaşmış, anlatılması gereken her şeyi anlatmış. Burada üzerine bir şeyler katabilirsem ne mutlu bana.

Öncelikle fermantasyondan başlayalım. Fermantasyondan kastımız karbonhidratların mayalar tarafından parçalanarak etil alkol ve karbondioksite dönüştürülmesi. Bu aşamada yapacağımız şey evimizde adi bir şarap üretmek şeklinde özetlenebilir. İleriki aşamalarda, mayşe adı verilen bu basit şarabı damıtarak suma elde edeceğiz.

Mayşeyi 19 litrelik su damacanasında mayalayacağız. Bu işlem için içme suyu kullanmamıza gerek yok, bir-iki gün boyunca dinlendirilmiş musluk suyu yeterli olacaktır. Dinlendirilmemiş musluk suyunda bulunan klor mayaları öldüreceğinden sıkıntı çıkarır, olmaz.

(Kasım 2013 edit: Aradan geçen zamanda dinlendirilmemiş musluk suyuyla da defalarca mayaladım. Bir sıkıntı çıkmadı. Akvaryumculuktan kaynaklanan klor paranoyası diyelim. Kısaca musluk suyunu dinlendirmeden kullanmanızda bir sakınca yok)

Öncelikle gerekli malzemeler; 500 gram çekirdeksiz sarı kuru üzüm. 4 kilogram şeker. 30 gram instant maya, 200ml pekmez.

Üzüm kullanıyorsanız pekmez kullanmanıza gerek yok fakat ben yine de tavsiye ediyorum. Arzu ederseniz, 4 kilogram kuru üzüm, 500 gram şeker; 2 kilogram kuru üzüm, 2 kilogram şeker; üzüm olmadan yalnızca 5 kilogram şeker, 200ml pekmez gibi değişikliler de yapabilirsiniz fakat benim tavsiyem en başta yazdığım 500 gram üzüm, 4 kilogram şekerdir.

(Kasım 2013 edit: En güzel fiyat performans oranı: 2 kilogram çekirdeksiz kuru üzüm + 2 kilogram toz şeker + 800 gram üzüm pekmezi)

Kuru üzümleri en az 7-8 saat suda bekleterek yumuşamalarını sağlıyoruz. Yumuşatmamızdaki amaç mutfak robotunda kıymaya müsait hâle getirmek. Yumuşatmadığımız takdirde mutfak robotunuz kuru üzümü istediğimiz kıvama getiremeyecektir.

Suda bekletilerek yumuşatılmış kuru üzümler.

Daha sonra bu üzümleri mutfak robotundan geçirerek cıvık bir kıvama getiriyoruz.

Kıyılmış kuru üzümler.
Mutfak robotundan geçirdiğimiz bu kuru üzümleri mayalanmanın gerçekleşeceği damacanaya bir huni vasıtasıyla aktarabiliriz. Bu işlem sırasında kolaylık sağlaması için üzümlerin üzerine su ekleyerek akışkanlıklarının artmasını sağlayabiliriz.

Daha sonra sıra şekeri eklemeye geliyor. 4kg toz şekeri bir tencerede yahut uygun bir kapta sıcak suda iyice çözüyoruz. Daha sonra bu şekeri de mayalanmanın gerçekleşeceği damacanaya ekliyoruz ve damacanayı daha önceden hazırladığımız dinlendirilmiş suyla omuz hizasına kadar dolduruyoruz. 

Üzümler şişip yukarı çıkacağından daha fazla doldurulursa damacanada sıkıntı olacaktır. Üzümler şiştikten sonra yer kalmışsa su eklenebilir. Sıkıntı olmaz.
Damacanaya suyu ekledikten sonra, içindeki sıvının hemen hemen oda sıcaklığında olduğuna emin olmak kaydıyla içine 30-40 gram kadar instant maya ekliyoruz. İnstant maya yerine yaş maya da koyabilirsiniz fakat yaş maya koyacaksanız önce oda sıcaklığında bir miktar suda yaş mayayı çözüp damacanaya o şekilde ilave edin. Bulabilirseniz şarap mayası kullanın, daha iyi alkol verir fakat maceraya gerek yok.

Bölücübaşı Abdullah Öcalan'ı andıran simgesiyle bildiğimiz PAKMAYA yıllardır ülkemizde gıda sektörüne hizmet eden firmalardan biridir.

Mayayı da ekledikten sonra opsiyonel olarak 200ml kadar üzüm pekmezini de karışıma ekleyebiliriz. Üzüm kullanıyorsak pekmez opsiyoneldir fakat üzüm kullanmayıp yalnızca şekerden mayşe hazırlıyorsak pekmez kullanmamız mayaların beslenmesi için gereklidir ve bu durumda 200ml yeterli gelmeyebilir. Yalnızca şeker kullanılıyorsa 500ml kadar pekmez kullanılmasını tavsiye ediyorum.

Gerekli tüm malzemeleri damacanaya ekledikten sonra, temiz olduğundan emin olduğumuz uzunca bir çubuk kullanarak damacanayı 4-5 dakika boyunca karıştırıp aşağıda resmini göreceğiniz şekilde hazırlanmış bir kapakla kapatıyoruz.

Normal bir damacana kapağının ortasından akvaryum hortumu geçirip hortumun etrafının japon yapıştırıcısyla iyice kapatılmasıyla elde edilmiş kapak. Hortum, kapağın iç kısmına 1-2cm kadar girebilir fakat sıvıya temas etmeyecek kadar kısa olmalıdır.


Akvaryum hortumu kapağın dışına doğru gerekli görüldüğü kadar uzun bırakılabilir. Hortumun bu kısmı bir bardak yahut başka bir kabın içindeki suya sokulacak.


Hortumun diğer ucu görüldüğü şekilde suya sokulacak. Böylelikle içeriye hava girişi olmazken içerideki gazlar dışarıya çıkabilecek.

Yukarıda yazılan işlemleri tamamladıktan birkaç saat ilâ dört gün sonrasında hortumun ucunu soktuğumuz bardakta kabarcıklar göreceğiz. Bu kabarcıklar karbondioksit gazıdır ve fermantasyon işleminin başladığının göstergesidir. Evinizde bitkili akvaryum varsa hortumu bitkili akvaryuma sokabilirsiniz, bitkileriniz coşar. Dikkat edilmesi gereken bir nokta şu ki, hortumun ucunu soktuğunuz su, damacananın içindeki sıvının yüzey hizasından daha alçak seviyede bulunmalıdır, yoksa içeri tepme falan yapar.

Mayalanma işleminin başladığını ve devam ettiğini kabarcıklardan anlayabiliriz.

Ev ortamında hemen hemen 10 gün boyunca bu kabarcıklar çıkmaya devam edecektir. Balkon, bahçe gibi açık alanlarda bu işlemi yapıyorsanız kış mevsiminde bu süre uzayabilir, hatta mayalanma tamamen durabilir, ben denemediğimden bilmiyorum. 20-27 derece arasında bir sıcaklık bandında kalmakta fayda var. Kabarcıklar durduğunda mayşe damıtıma hazır hâle gelmiş demektir. Bu aşamada yüzde 10 civarı alkol içeren sıvının tadına baktığımızda alkol tadını alabiliriz. Bu işlem sırasında evinizde KEKREMSİ bir koku oluşabilir. Bu kokuyu engellemek için hortumun kabarcık veren kısmını şayet becerebilirseniz ev dışına, pencere pervazına, balkona falan koyabilirsiniz ama gerek yok, öyle kötü bir koku değil çünkü, nasıl anlatsam, boza kokusu gibi düşünün, evet, tam olarak boza kokusu.

Damıtım aşamasını da ben damıtırken anlatacağım ki resimli falan olsun. Şimdilik bu kadar.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Cipe Binen Mütesettir Hanım


Cipe binen mütesettir hanım,
Konforlu mu cipinizin sürüşü?
Bir lâhzada kaynadı kanım,
görünce yüzünüzdeki gülüşü.

Cipe binen mütesettir hanım,
Biter mi cipinizin mazotu?
Biterse sizi ben bırakırım,
paylaşırız aynı oksijeni, azotu.

Cipe binen mütesettir hanım,
Salacak’ta bir çay içsek olur mu?
Size ödetmem, ben ısmarlarım,
zedeletmem böylece gururumu.

Cipe binen mütesettir hanım,
Közde Türk kahvesi içelim mi?
Size şanlı ecdadımızı anlatırım,
anarız birlikte Sultan Hamid’i.

Cipe binen mütesettir hanım,
Bırakıp gideceksin değil mi?
Ürkütecek seni beynamazlığım,
bırakacaksın bir gün ellerimi.

Cipe binen mütesettir hanım,
Bil ki Faysal seni unutmayacak,
bir Cuma vakti kılınacak namazım,
ve Fatiha’lar ruhumu doyurmayacak…

17 Nisan 2011, Başakşehir

13 Mayıs 2012 Pazar

Pobeda (Faşizme karşı zaferin aziz hatırasına)


Mayıs kokuyordu Berlin,
ve ben uzak Asya’dan bir T-34 namlusu gibi,
bir T-34 namlusu gibi uzanan
kızıl,
kıpkızıl bir şafaktım
bir şafak Evropa’ya doğan.
Yağmaydım, tecavüzdüm, cinayettim ben.

Ve siyasi komiserimizin izni dâhilinde
çöktüm Helga’nın üstüne.

Gidip geldim;

Gittim kavgada düşen yoldaşlarım anısına,
*
Geldim açlığa mahkum edilen halkı için devrim başkentinin
*
Gittim yakılan köylerimiz için,
*
Geldim, öldürülen masumlar için,
*
Gittim, büyük yoldaş, halkların babası Mareşal Stalin için,

Ve…

Geldim.

Darağacında “Zafer!” diye haykıran bir partizan gibi,

“Zafer!” diye haykırdım.

Helga inledi.
Berlin dinledi.
Ben dinledim.

13 Nisan 2012 Cuma

Hedeftekiler - Bir Emperyal Vizyon Hikâyesi

                Mehmet o gün sabah 8 gibi yatağından kalktı. Dün kendisine büyük bir devletin konsolosluğundan bir telefon gelmiş, kendisinin yarın konsolosluğa gelmesinin icap ettiği söylenmişti. Mehmet olaya bir anlam veremese de gitmeye karar vermişti. Aceleyle yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladı, üzerini giyindi ve yola çıktı. Saat 9.30 civarı konsolosluğa gelmişti.

                Bu kale gibi korunaklı binanın önündeki güvenlik görevlisine yaklaşıp Bay Anthony Douglas ile görüşeceğini, kendisi tarafından beklendiğini söyledi. Güvenlik görevlisi kısa bir telefon görüşmesinden sonra kendisini içeriye aldı. Uzun, geniş ve loş bir aydınlatması olan koridorlarda güvenlik görevlisinin refakatinde yürüyorlardı, önünde bir masa olan büyükçe bir kapının önünde durdular.  Güvenlik görevlisi masada oturmakta olan sekretere bir şeyler söyledi, sekreter telefonla görüştükten sonra “Buyurun” diyerek Mehmet’i içeri aldı.

                İçeride geniş bir deri koltuğun üzerinde, koyu yeşil üniformalı, sarı saçları hafif kırlaşmış, yeşil gözlü, ağzındaki puroyu neredeyse ısırarak tutan bir adam oturuyordu. Koltuğuyla birlikte dönerek Mehmet’le göz göze geldi, Mehmet o an adamın hain ve sinsi bakışlarının etkisi altına girdi, daha önce okuduğu kitaplardan bu bakışları, bu yüz ifadesini çok iyi biliyordu; adam gerçek bir emperyalistti. Emperyalistler bütün dünyayı sinsice planlarla yöneten, halkları birbirine kırdıran, ülkesinin ve ülkesini ayakta tutan sermaye güçlerinin çıkarları için hiçbir pisliği yapmaktan geri kalmayan insanlardı. Mehmet çeyrek asra yeni erişen ömründe her daim hayranlık beslediği emperyalistlerden birini kanlı canlı karşısında görünce adeta büyülenmişti. Emperyalist adam aksanlı bir Türkçeyle konuşmaya başladı;

-  Demek Mehmet D. sensin genç adam.

- Evet efendim. Siz de Bay Anthony Douglas olmalısınız.

-Ha ha ha! Evet. Seni neden buraya çağırdığımızı merak ediyor olmalısın Mehmet, öyle değil mi?

- Evet efendim. Konsolosluğunuza hiçbir müracaatım olmamıştı.

- Merak etme genç adam, konunun konsoloslukla bir ilgisi yok. Ben Kara Kuvvetlerimizin bazı ünlü üniversitelerimizle beraber geliştirdiği yeni psikolojik harp usullerinin ülkemize muhalif şahıslar üzerinde tecrübe edilmesi ve neticelerinin raporlanmasıyla görevli bir askerim. Senin burada bulunma sebebin de bu yeni psikolojik harp usullerini öğrenerek ülkemizin Türkiye’deki düşmanları üzerinde tatbik etmek. Bu görev için sen seçildin zira yaptığımız araştırmalar neticesinde tam bir emperyalizm dostu olduğunu ve en önemlisi Allah’ı kitabı para olan bir karaktersiz olduğunu tespit ettik.

-İltifat ediyorsunuz efendim.

-Yo, hayır Mehmet, bunlar hakikat. Biz emperyalistler bu tip önemli görevlerin ifası için katiyen yanlış adam seçmeyiz. Böyle olmasaydı Sovyetleri yıkıp soğuk savaşı kazanamazdık, bunu sen de biliyorsun, biz emperyalistler her zaman doğru görev için doğru adamı seçeriz. Konuya dönersek, bu raporları almanı istiyorum, bu çok gizli vesikalarda tatbik edilecek usuller ve kimler üzerinde ne şekilde tatbik edileceği her türlü teferruatıyla anlatılmıştır. Bunları iyice oku ve bir ay içerisinde harekete geç. Banka hesap numaraların bizde mevcut; başarılı olduğun her hedef için Kültür Derneği hesabından senin hesabına burs olarak gözüken bir ödeme yapılacak. Anlamadığın bir husus olursa bu telefonu kullanarak bana günün her saati ulaşabilirsin.

                Bay Anthony Douglas, Mehmet’e bir cep telefonu verdi ve ona kapıyı gösterdi. Kendisini odaya kadar getiren güvenlik görevlisi yine kendisine refakat ettiği hâlde konsolosluk binasından çıktı, belediyenin otoparkçısına beş lira verdi ve plakasına ait borç olup olmadığını sordu. Yirmi sekiz lira park borcu olduğunu öğrenince görevliye “Bir ara öderiz.” dedi ve arabasına binerek evine doğru gitmeye başladı.

                Sıkışık trafikte kendisine verilen dosyalara göz atmaya başladı. “Hedefler” etiketli dosyada bazı “az ünlü” oyuncuların, genelde lise ve dengi okul öğrencilerine hitap eden şarkıcıların, on bin adet dahi satmayan bir takım gazetelerin ismini ilk kez gördüğü köşe yazarlarının isimleri yazılıydı. Kapağında “Scientific Tactics of Psychological Warfare for Use Against the Enemies of the Nation at Home or Abroad” yazan, takriben 100 ila 150 sayfalık kitabın içinde ise bazı ünlü internet sitelerinin isimleri gözüne çarpıyordu fakat gözüne en çok takılan kelime “defamation”dı.  Türkçeye bazıları tarafından “itibarsızlaştırma” şeklinde tercüme edilebilecek bu kelime Mehmet’in oldukça hoşuna gitmiş, onu heveslendirmiş, adeta tetiklemişti. Eve bir an evvel ulaşıp en yeni psikolojik harp taktiklerini hemen öğrenmek, itibarsızlaştırma konusunda bir uzman olmak için can atıyordu, gaza daha büyük bir şevkle bastı, sahilyolu Ataköy mevkiindeki radarların altından saatte 95 km hızla geçtiğini fark ettiğinde artık çok geçti. İtibarsızlaştırma taktiğini öğrenmek için duyduğu heves adeta aklını başından almıştı.

                Eve gider gitmez kendisini daha da şevklendirecek bir müzik açtı, tercihini Joy Division’dan yana kullandı, An Ideal for Living EP’den Warsaw isimli şarkıyı çok severdi. Şarkının sözlerinde, yazıldığı dönemde hâlen hayatta olan Rudolf Hess’e çok açık göndermeler vardı. Rudolf Hess, Hitler’in yardımcısıyken 1941 yılında herkesten habersiz, barış müzakerelerinde bulunmak gayesiyle bir uçakla İngiltere’ye gidip paraşütle atlamış fakat derhal esir alınmıştı. Savaştan sonra yargılandığı Nüremberg mahkemelerinde ömür boyu hapse mahkûm edilip Spandau zindanına kapatılan Hess, diğer mahkûmların tahliyelerinin ardından bu hapishanedeki tek hükümlü olarak kalmıştı. İşlediği suçların hafif olması, ilerleyen yaşı, Hitler rejiminden kendi iradesiyle kaçmış olması gibi sebeplerle artık salıverilmesi yönünde genel bir kanı oluşmuşsa da Sovyetler Birliği’nin muhalefeti buna engel olmuş ve Hess 1987 yılında, 93 yaşında tutulduğu hapishanede intihar ederek ölmüştü. Mehmet ne zaman bu şarkıyı dinlese komünistlere olan nefreti kabarırdı. Komünistler böyleydi işte, suçsuz sayılabilecek bir adamın hapislerde çürümesinden zevk alırlardı. Bir kez daha emperyalistlere hizmet etmenin bir insanlık görevi olduğunu düşündü ve kendisine verilen belgeleri büyük bir hevesle okumaya başladı.

                Mehmet bir ay boyunca kafasını kaldırmadan kendisine verilen vesikaları okudu. Defalarca Bay Anthony Douglas’ı, ona verdiği özel telefonu kullanarak aradı. Birkaç kez de konsolosluğa gitmek zorunda kaldı. Artık kendisini hazır hissediyordu, psikolojik harbin bu dâhiyane taktiklerini en iyi şekilde tatbik edebileceğine, bilhassa itibarsızlaştırma konusundaki bilgisinin uzman seviyesine eriştiğine, hatta bu seviyeyi de aştığına inanıyordu. Kendisine verilen görevleri yerine getirebilirdi, zavallı Rudolf Hess’i 93 yaşına kadar mahpus damlarında çürüten komünist zihniyete karşı mücadelede emperyalist dostlarına hizmet etmek için sabırsızlanıyordu. Bay Anthony Douglas’a hazır olduğunu ilettiğinde “Mesajımızı bekle.” yanıtını aldı ve sabırsızca beklemeye başladı. Bir bahar akşamı bahçesinde çayını içerken bilgisayarına göz atmak için odasına geldi ve Bay Anthony Douglas’ın adresinden gelen bir e-posta gördü: “Love will tear us apart”

               Daha önce kararlaştırdıkları parola buydu. Hemen çayın altını söndürdü ve işe koyuldu. Öğrendiği itibarsızlaştırma taktiğini uygulamaya başladı. İtibarsızlaştırma manipülasyonla beraber kullanılmadığı sürece hiçbir işe yaramazdı, Mehmet bunu çok iyi öğrenmişti ve manipülasyon taktiklerini de bir bir kullanmaya başladı. Kısa süre içerisinde şunu fark etti ki Bay Anthony Douglas bu iş için yalnızca kendisini seçmemişti, aynı anda kendisiyle aynı taktikleri uygulayarak aynı hedef şahsa karşı itibarsızlaştırma operasyonu yürüten en az üç-dört kişi daha vardı. Birlikte kısa bir süre içinde halkı galeyana getirdiler. İtibarsızlaştırma harekâtı kısa sürede başarılı olmuştu, Mehmet emperyalistlerin bilimi bu kadar etkili kullanmalarına, bilimi kullanarak icat ettikleri usullerin kısa sürede meyvelerini vermesine hayran kalmıştı. Artık bir şey yapmasına gerek yoktu, itibarsızlaştırma hareketi kendi kendini idare eder hâle gelmişti, o yalnızca olanı biteni izliyor ve hesabına yatacak olan parayı düşünerek kahkahalarla gülüyordu. O gece yastığa başını büyük bir huzur içinde koyup en tatlı rüyalara daldı.

                Ertesi sabah cep telefonuna gelen mesajın sesiyle uyandı. Mesaj bankadandı, Kültür Derneği adlı kurumdan hesabına 25.000 Amerikan Doları tutarında bir EFT gerçekleşmişti. Yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı ve bankaya doğru yola çıktı. Parasını çekip yolun karşısındaki dövizciden Türk Lirası’na çevirdi, elindeki desteye baktı, sinsi ve şerefsiz bir kahkaha patlattı. Bugün yine birileri burjuva vicdanlarını duyarlılık ve sosyalizm adı altında pazarlayacak, az ünlü bir oyuncu bir şeylere sinirlenip ağzını bozacak, okunmayan gazetelerin tanınmayan yazarları kanaat önderi olduklarına olan sarsılmaz inançlarıyla bilmedikleri bir konu hakkında nutuklar söyleyecek, bir kültür-sanat hanutçusu Cihangir’den komşusu olan, lise ve dengi okul öğrencilerinin sevdiği şarkıcıyı savunmak uğruna saçmalayacaktı. Bütün bu olanlar Mehmet’in umurunda değildi, ezilmesi gereken 25.000 doların getirdiği keyifle arabasına bindi ve uzaklaştı. Kazanmıştı.

8 Mart 2012 Perşembe

Biskay Körfezi’nde Pazar Kahvaltısı

Bir difüzyon bu uskumru sürüsü
Son vedası bir denizaltıcının
gök gürültüsü,
Simidinin ucundan azıcık kırsaydın
belki dermanı olurdun
midemdeki acının.

***

La Résistance,
i nie wiem dlaczego walczymy
Bir mavzer kurşunu akıtırken kanımı
Belki öğrenirim yaşamı, seni, gerçekliğimi
Kan transfüzyonu,
Plaster, gazlı bez, bisturi, neşter
ve direniş;
sahi, bozabildik mi oyunu?

***

Konserve pilaki,
Alaeddin sardalyası,
sen camembert yiyedur,
göğsümde zafer madalyası,
yastığımda kokun durur,
bir hiçlikle sevişmenin
tatsız penetrasyonları
sayende ezberledim ıssız istasyonları.

***

Biskay Körfezi’nde
bir Pazar kahvaltısında şimdi ruhum.
Kaçak çay, Ezine peyniri, domates
ve sen,
eksiksin ekmeğim, suyum.
Çığlıklarım kanatırken gırtlağımı
seni özlüyorum,
pastil pastil...

12 Ağustos 1976, Haylayf plajı, Menekşe



26 Şubat 2012 Pazar

Çayı Sönderiyorum (Bir Emperyal Vizyon Şiiri)

Çayı sönderiyorum,
finans kuşum, süklüm böceğim
eriyen bir kar tanesi gibi saçında,
düşlerimden birinde yahut birkaçında
İslâm bahriyesi geçerken Boğaz'dan
ben çayı sönderiyorum,
ve ilahi nameler yükseliyor sintisayzırlardan.


13 Aralık 2010, Seyrantepe

29 Ocak 2012 Pazar

Sansar haykırışlarının aksisedası

Bir sigara pakedi gibi buruşturulmuş
cılız bir taarruz gibi savuşturulmuş
yıllara olan özlemle içimde
dünler önce giden hatıranın ardından
ağlamaktayım, eller kavuşturulmuş
bitmek bilmeyen bir kıyamdayım.
Sen,
sümüklü fukara çocuklarının beslediği güvercin,
sen,
taklalar atarak kaçıp giderdin ve ben,
seni çok severdim.
Sansar haykırışlarının aksisedası hâlâ hatırımda
padişah türbesinde, evliya yatırında
yıkık bir kümes; kan, irin, vicdan
parçalandın, tüylerin saçıldı yüreğime
neredeyse edecektim Allah'a isyan,
beybi.

1 Aralık 2010, Seyrantepe

30 Aralık 2011 Cuma

Kendi sesinden ŞFY şiirleri vol. 2 Geciken Son İntihar

Şerif Faysal Yıldırım'ın edebiyat camiasında irritasyona yol açan son şiiri Geciken Son İntihar'ı DJ BaHaTTinNn'in Kraftwerk esintileri taşıyan eşsiz müziği eşliğinde aşağıdan dinleyebilirsiniz.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Geciken Son İntihar

A toi

Beli düşük olur has alman çoban köpeklerinin
dünyanın yükünü sırtlarında taşır gibi
ben liberosuydum bu onursuz sevişin,
ne Beckenbauer, ne Augenthaler olabildim,
gözlerin bana dünya kupası vermedi.

Çakalsı bir prehistoryanın kahramanısın,
serpilip saçılırken devinimin esnasında
düşüncelere sevk ediyor beni varlığın,
bir an için,
bir am için,
derdine ortak olurken.

Gaddar otuzbirlerin tahrişindeki yaraklar
pembe amının olurken altın anahtarı
ben yaşamaya başladım götten alır gibi
geciken son intiharımı.
Ovalıyordum,
sıvazlıyordum,
kamaştırıyordum,
kavuşturuyordum.

Ve.
Bir taarruzdu bu.
Blitzkrieg.
Vielleicht lieb' ich dich immer noch.

Gecikmiş son intiharım bebek,
sen zevk çığlıklarıyla sikişirken
saatleri saymak.
Bu son taarruzda rastlayıp sana,
son bir sahte ricat,
ve içime akar yaşlar,
sen sikişirken.

18 Ekim 2011 Salı

Öyle bir patla ki dölün kasıklarımdan taşsın! -The photographer lady from Ataköy-



Eğitimli, görgülü, birikimli veya belki de yalnızca dışarıdan öyle görülen bir kızın bir anlık şehvet ile ağzından kaçırarak kendisine saf duygularla yaklaşmış erkeğin ondan uzaklaşmasına yol açmıştı bu cümle. Onunla Sirkeci-Halkalı banliyö hattında tanışmıştım, Cankurtaran'dan binmişti, boynunda fotoğraf makinesi vardı, belli ki tarihi yarımadadaki eserlerin fotoğraflarını çekmişti. Hemen yanına yaklaşarak muhabbet açmaya çalıştım.

Cankurtaran Tren İstasyonu


"Bu kaç megapiksel?" diye sordum boynunda asılı fotoğraf makinesini işaret ederek, "Dokuz" diye cevap verdi, "Maşallah" dedim ama sohbeti burada noktalamaya niyetim yoktu. "Ben de çok heves etmişimdir amatör fotoğrafçılığa fakat imkânım olmadı" dedim ve elimi uzatıp "Je suis Yıldırım, Şerif Faysal Yıldırım." dedim, o da elimi sıktı ve "Memnun oldum Şerif Faysal, ben de Duygu." dedi. Adı Duygu'ydu. Narin bir iskelet, yeşil gözler, kumral saçlar ve aşk kokusu...

Evet, aşk kokusu. Hiç fark ettiniz mi bu kokuyu? Kimi insanlarla tanıştığınız zaman alırsınız bu kokuyu ve koku reseptörleriniz beyninize sinyali ulaştırdığı anda anlarsınız ona aşık olacağınızı, ben de anlamıştım.

Love comes quickly, whatever you do, you can't stop falling. oo-ooh, oo-ooh


Tren raylarda ilerlerken bana çektiği fotoğrafları gösteriyordu ve fotoğrafçılık hakkında bilgi veriyordu, Yenimahalle'deyken "Bakırköy'de ineceğim ve bugün çektiklerimi bastıracağım" dedi ve makinesini kapattı. "Nerede oturuyorsun?" dedim, "Ataköy 3. Kısım" dedi. "Bakırköy'de fotoğraf stüdyosu olan bir tanıdığım var, istersen oraya beraber gidebiliriz ve daha ucuza bastırabilirsin." dedim, "Ciddi misin? Bunu gerçekten yapabilir misin?" dedi, "Tabii ki" dedim.  Tren Bakırköy'de durdu, Ebuziyya Caddesinden, yakın dostum Ercan'ın ağabeyi Rüstem'e ait, İstanbul Caddesi üzerinde bulunan stüdyoya doğru yürümeye başladık. Stüdyoda Rüstem Ağabeye "Rüstem Ağabey, hanımefendiye bi indirim ayarlarsın değil mi?" dedim, "Ne demek Faysal, tabii ayarlarım, hatta hanımefendi gelsin hep burada bastırsın." dedi.

Rüstem Ağabey, stüdyosunda benim vesikalığımı çekmeye hazırlanırken.


Rüstem Ağabey "Hanımefendi gelsin burada bastırsın" derken ben de "Hanımefendiye de ben bastırsam" diye geçiriyordum içimden. Duygu fotoğraf makinesinin bellek kartını Rüstem Ağabeye bıraktıktan sonra birlikte dışarı çıktık. Ona bir yerde oturup bir şeyler içmeyi teklif etmeyi planlarken o benden hızlı davranarak "Faysal bana gelsene, bir iki kadeh bir şeyler içeriz hem sana daha evvel çektiğim fotoğrafları gösteririm" dedi. O an anlamıştım, o da benden o aşk kokusunu almıştı, tanrım, aşktı bu...

Eve gittik, "Ne içersin?" diye sordu, "Skoç, buzsuz." dedim. Viskimi getirdi ve bilgisayarını açarak bana kendi yaptığı grafik çalışmalarını, fotoğraflarını göstermeye başladı. Hepsi hakkında teknik anlatımlar da yapıyordu. Bir an göz göze geldik ve o an içkinin de verdiği cesaretle dudaklarına yöneldim, o da karşılık verdi, aman tanrım, öpüşüyorduk, tutkuyla, aşkla.

Aşırı alkol tüketimi karşı cinsler arasında sıkıntılı durumlara yol açabilir.


Beni kaldırıp bilgisayarın arkasındaki yatağa doğru götürdü. Yüce İsa, yoksa ilk günden vermeyi mi planlıyordu? Yo, hayır, bu olamazdı fakat onun amacının bu olduğunu kemerimi çıkarmaya çalışmasıyla anlamıştım. "Ne yapıyorsun Duygu?" dedim, "Seni istiyorum!" dedi, "Nasıl?" diye sordum şaşkın bir ses tonuyla, "Öyle bir patla ki dölün kasıklarımdan taşsın." dedi. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Hem ilk günden altıma yatıyor hem de içine boşalmamı istiyordu. Nutkum tutuldu, gözlerim doldu, ben masum bir aşk için yanıp tutuşurken şehvetin esiri olmuş diri bir vücut beni içinde istemiş ve hayallerimi yıkmıştı.

Hemen evden çıktım, duygusal ızdırabıma taşaklarımın ağrısı da eklenmişti, hıçkırarak ağlıyordum. Kendimi ilk trenle Yeşilköy sahiline attım. Çiroz plajı kıyısında oturdum, ağladım...

"where is that strong human will now?
guess there are things you can't escape from...
i don't know, but something isn't right here...
i guess what you expect from me is fear..."

27 Eylül 2011 Salı

Anadolu'da Eşeklere Yapılan Zulme Karşı İmza Kampanyası

Aşağıdaki bağlantıya tıklayıp yalnızca isminizi ve e-mail adresinizi girerek Anadolu'da eşeklere karşı işlenen cinsel suçların sona erdirilmesini amaçlayan mücadeleye katkıda bulunabilirsiniz.


               "Dear PM Mr Erdogan,


                From various sources on the internet, I have learnt that having sexual intercourse with donkeys is being accepted as a tradition in Turkey.

                 As a country on the verge of EU membership and a founding member of the OECD, Turkey has to prevent its citizens from engaging in such inappropriate and cruel behaviour towards animals, donkeys in particular.

                This could only be achieved by giving the rural population of Turkey adequate education on sexuality and teaching them acts such as bestiality can in no way be seen as a tradition in the civilised world. Also, an amendment to the Turkish Penal Code is absolutely necessary to make sentences for bestiality more deterrent.

                As an animal rights activist, I hereby request from your Excellency to take the necessary steps to stop raping of donkeys in rural Anatolia."



Eşek Seksi Belgeseli

Tam ben "Anadolu'da Eşek Cinselliği" konulu bir belgesel film için sponsor arama çalışmalarına başlamışken, Kolombiya'nın Kuzey bölgelerinde doyasıya yaşanan eşek cinselliği ile alâkalı bir belgesel buldum. Bu keyifli belgeseli izlemenizi tavsiye ederim.



DİKKAT! EKSPLİSİT EŞEK SEKSUALİTESİ GÖRÜNTÜLERİ İÇERMEKTEDİR! +16




22 Eylül 2011 Perşembe

Anadolu'da Eşek Realitesi

                Bestialité kesinlikle övülecek, propagandası yapılacak bir kavram değil fakat maalesef ülkemizin gerçeği. Bazı hayvanseverler bu yazıma karşı çıkacaktır ama ben bu yazımda ülkemizin herkes tarafından bilinen fakat fazla dillendirilmeyen kavramlarından olan, ünlü Fransız sosyal psikolog Dr. Julie Vignon’un tanımıyla “La bestialité d’Anatolie” yani Anadolu hayvanseverliği konusundan bahsedeceğim. Birebir şahitlik ettiğim hadiseler ve Anadolu seyahatlerimde işittiklerimden vereceğim örneklerle bu konuyu daha iyi anlamanıza yardımcı olmaya çalışacağım. Ben de evinde hayvan besleyen (köpek ve balık) bir insan olarak seksual harselömana maruz kalan hayvanlar için tarifsiz bir acı duyuyorum fakat açık konuşmak gerekirse bu topraklara, Anadolu insanına ve genel olarak insanlığa duyduğum sevgi hayvan sevgimin ötesinde olduğundan bu tip davranışlarda bulunanları hoşgörüyle olmasa da anlayışla karşılayabiliyorum.

Evimde Beslediğim Hayvanlardan Köpek Rudi


                Anadolu kırsalında ilk seksual tecrübeler genellikle bir eşeğin arkasına geçerek edinilir. Anadolu erkeği bu olayı o kadar benimsemiştir ki eşekleri  “Nallı Fatma” olarak adlandırır. Ben de küçükken bir yaz tatilinde memleketim olan Kütahya’nın Simav ilçesine bağlı Gılmanlar köyüne gittiğimde bir eşekle ilişki olayına bizzat şahit olmuştum. Köydeki arkadaşlarımdan ve uzaktan da akrabam olan Ferdi, Rıza Dayı olarak tanınan kişinin ahırında eşekle ilişkiye girmiş ve sonra bana dönüp "Açıldı bak iyice, yapacaksan şimdi yap, tam sırası" demişti. Ben şehir çocuğu olduğum için yadırgayıp yapmamıştım ama 12-13 yaşlarındaki o çocuğun eşeğin arkasına geçip pantolonunu indirip hayvanın kuyruğunu kaldırdıktan sonra o pis kokulu ve kaba görünümlü hayvanla büyük bir tutkuyla buluşmasını, onun ihtiraslı ve süratli gidip gelmelerine rağmen eşeğin yaşlı ve bıkkın bir fahişe gibi aldırmadan hareketsiz durmasını asla unutmayacaktım.

Anadolu'da Eşek ve Adam


                Bu hadiseden birkaç sene sonra, çocuk denilecek bir yaşta, İstanbul’un bir semtinde, benden birkaç yaş büyük arkadaşlarımın peşine takılarak gittiğim bir evde bakir yaşantıma veda ettim. Heyecan ve başarısız olma kaygısı sebebiyle bir hayli güç sertleşen erkekliğimi ilk kez bir kadının döl yolunda denerken altımda hareketsiz yatan ve benden 15-20 yıl civarı daha fazla hayat ve mukayese edilemeyecek derecede fazla seks tecrübesi olan o kadının umursamaz tavrında birkaç sene önce Ferdi’nin ahırda ilişki yaşadığı eşeğin durgunluğunu görüyordum. Daha sonra sevgililer edindim, daha genç ve güzel kadınlarla fuhuş yaptım, kimi zaman bu an hiç bitmesin dedim, kimi zaman “Ne yapıyorum ben?” diye sordum kendime fakat her cinsel ilişkiye girişimde aklımda Ferdi’nin “Açıldı bak iyice, yapacaksan şimdi yap, tam sırası” sözleri yankılanıyordu. Onun bu tavsiyesini reddetmekle gerçekten doğru mu yapmıştım?

Eşekler kimi zaman saldırganlaşabilir


                Yaz tatillerinde, bayramlarda gittiğim köyün kahvelerindeki sohbetlerde sıkça söylenen “Eşek tadı almamış adam kadından ne anlar” gibi sözler, köy odasındaki akşam sohbetlerinde akrabaların, köyün yaşlılarının anlattığı eşek sikme maceraları; bu hatıralar zaman zaman kulaklarımda çınlar, ne yalan söyleyeyim, "Acaba Ferdi’yi dinleyip yapsa mıydım?" diye kendi kendime sormadan edemem. Belki ben de eşekle ilişkiye girip ilk cinsel deneyimimi o şekilde yaşasaydım ileride yaşadığım ilişkilerimde daha mutlu bir erkek olacaktım, belki yıllardır bilfiil içimde yaşayan kadın düşmanlığına yakalanmamış olacaktım.

Kadın ve Eşek; İkilem mi? İkâme mi? Sapıklık mı?


                Peki neden eşek? Neden Anadolu’da bestialité bu derece yaygın? Bu soruyu da sordum kendime ve yine güneşin Simav’ı kavurduğu o yaz günlerinde buldum cevabı. Yine bir yaz tatiliydi ve yine köydeydim. Arkadaşlarla yine her gün olduğu gibi buluşmuş köyde geziyorduk, kahvenin önünden geçerken tanımadığım bir adam yanında oturan uzaktan akrabamız İsmail Amca'ya döndü, muhteşem bir Kütahya şivesiyle konuşmaya başladı;

-İsmail bak yine eşek sikmeye gidiyorlar!

-Eşek sikmesinler de köyün kızlarına mı dadansınlar?

-Ha ha ha!

                Bu diyalog o gün aklımda yer etti. Yıllar sonra geriye dönüp bu söze bakınca günümüz toplumunun cinsellik konusundaki dilemmalarını muhteşem bir şekilde özetlediğini fark ediyorum. Bizler, o ergenliğe yeni girmiş hâlimizle eşekler yerine köydeki yaşıtımız olan kızlara dadansaydık daha mı iyi olacaktı? Arkadaşlarım eşek sikerken ben hep izlemiş hiç yapmamıştım ama arkadaşlarım bir kıza tecavüz ederken nefsime bu şekilde hâkim olabilir miydim? Açıkçası bundan emin değilim.


Hormonların yükseldiği bulüğ çağında erkekler kızlara zorla tecavüze kalkışabilir.

               Eşek o çocuklar için gerekliydi, eşek o köyün ve Türkiye'deki binlerce köyün bir realitesi. Eşek bir nevi emniyet supabı, eşek o köy oğlanlarının pastoral yaşamın kendilerine sunduğu nice imkânsızlıktan yegâne kaçışı. 12-13 yaşında kızların hamile kalmasını, aynı yaşlarda oğlanların ırza geçme suçuyla mahpuslarda çürümesini engelleyen bir nesne ve köylerde yaşayan erkeklerin karılarıyla yaşadıkları pek de renkli sayılamayacak cinsellikle tatmin olmalarını sağlayan, o erkeklerin zevk endekslerindeki baz değerini oluşturan bir örnek, bir standart...

                Eşek, equus africanus asinus, bu toprağın gerçeği, bir hayvan, hayvanımız ve bastırmaya gayret ettiğimiz hayvanlığımız...


                2007 yılında yazdığım bu şiiri tüm Anadolu eşeklerine armağan ediyorum;


Bir karakaçandım ben Anadolu taşrasında
ortak mülkiyetini bekleyen bir üretim aracı gibi
bekledim durdum asırlarca arafta.
Yirmi kuruşa kola içerken bir subay veledi
bir çıtırdı duydum bozkır sıcağında
irkildi hayvanlar
kuzular meledi
yalnızlığımda beni bir çoban belledi.


Sizleri seviyoruz eşekler...




7 Eylül 2011 Çarşamba

Kız Talebe Evleri Gerçeği – Lezbiyanite ve Gözden Kaçırdıklarımız





                Lise bitip de fakültenin kapısından adımımı attığımda henüz 16 yaşında bir gençtim. Kulaklarımda küpelerim, Demetrio Albertini tarzı saçlarımla genç kızların dikkatini çekmem zor olmamıştı fakat mutlu bir ilişkim olduğundan başımı kaldırıp yürürken dolgun kalçaları tahrik edici salınımlar yapan bir talebe kıza bakma gereği duymuyordum. Yüce İsa, ne kadar safmışım… Bu böyle devam etti, ta ki üçüncü seneme başlayacağım yaz tatilinde o mutlu ilişkinin diğer tarafı mutlu olmadığını söyleyene dek…

                Terk edilmiş her tutku dolu genç erkek gibi bir süre bocalasam da daha sonra gözümü fakülte hayatının bana sunduğu nimetlere açmaya karar verdim. Okulumuzdaki çekici talebe kızların farkındaydım artık. Arkadaşlarımla kantinde oturup gençlik ateşiyle nemli vajen dudakları ateş gibi yanan bu kızların kritiğini yapıyorduk. Birinci sınıflara “dumanı üstünde liseli” derdik, bu tecrübesiz körpeler bizim gibi iki senesini tamamlamış ve kaşarlanmaya başlamış gençler için son derece çekici avlardı fakat benim dikkatimi asıl çeken kız hukuk fakültesi üçüncü sınıfta okuyan esmer ve uzun boylu bir afetti.

                Bu afet bizim bölümün başarılı talebelerinden olan ve şu an akademisyen olma yolunda süratle ilerleyen Gizem’in ev arkadaşıydı. Gizem’in derslerdeki başarısı dışında dikkat çeken bir diğer hususiyeti de erkeklerle mesafeli oluşuydu. Bunu önceden efendiliğine, iffetli oluşuna yorsam da kantin masalarında oturup birer bardak sıcak çay eşliğinde fantazyalar kurduğumuz değerli dostum Erhan’ın kendisiyle bir ilişkiye başlama teşebbüsleri neticesiz kalınca kararım değişmeye başlamıştı.

              Erhan bir dönem Gizem’le yakınlık kurmaya çalıştığından onu ve benim arzularımın nesnesi olan ev arkadaşını az çok tanıyordu. Onları birkaç kez gittikleri bir yemekten yahut okuldaki bir etkinlikten Beşiktaş’taki talebe evlerine bırakmışlığı vardı. Hemen Erhan’a sordum;

-Erhan, şu bizim Gizem’in ev arkadaşı var ya hukukta, onun adı ne?

-Sevil. Hayırdır?

-Bir süredir dikkatimi çekiyor. Burada seninle otururken önümüzden geçtiğinde penisimin pantolonumun içinde kabardığını hissediyorum. İstem dışı kalçalarına odaklanıp dalıyorum ve bazen böyle anlarda uyluklarımın iç tarafında birkaç damla meninin sıcaklığını hissettiğim dahi oluyor. Uzun boyu, biçimli kalçaları ve geniş gövdesiyle bana hitap ediyor. Onu yüz üstü yatağa yatırıp o geniş kalçalarının arasında erkekliğimi hissederken iri sırtının ortasındaki leziz omur çukurunu seyrediyor olduğumu hayal ediyorum ve adeta kendimden geçiyorum.

-O iş olmaz.

-Fakat neden?

-Gizem’le benim iş neden olmadıysa o yüzden.

-Sahi, o iş neden olmadı? Gizem çok tuhaf, erkeklerle arasındaki ilişki son derece ekstraordiner, öncelikle bunu iffet ve namus gibi erdemlere bağladıysam da senin olayının ardından kafamda farklı soru işaretleri oluşmaya başlamadı değil.

-Kafandaki soru işaretlerinin arasında lezbiyanite de var mı Faysal?

-Hayır, yok; psikolojik sıhhatinden şüphe ediyorum.

-Fays, benim saf arkadaşım, bu ikisi lezbiyan. Aralarındaki ilişki basit bir hemşerilik ve ev arkadaşlığı ilişkisi değil, her şeyden öte seksual bir cazibe. Beşiktaş’taki o masum görünen kız talebe evi adeta bir arzu fırını gibi yanıyor.

-İnanamıyorum. Bunları nereden öğrendin?

-Bizim bölümdeki Aslı’dan, kısa boylu olan yok mu hani.

-Peki Aslı bunları nereden öğrenmiş?

-Anlatacağım Fays, fakat öncelikle gidip iki çay al. Bunları kuru kuruya anlatmak istemem zira duyduğunda beyninden vurulmuşa döneceğine bahse girerim.

                Hemen masadan kalktım ve çay sırasına girdim. 50 kuruşu verdim ve çayları aldım. Masaya dönerken heyecandan ellerim titriyordu ve çayları zar zor taşıyordum. Durumu gören kantinci Hasan Bey “Faysal, isterseniz bir tepsi alın. Çayları döküp beni bir de temizlikle uğraştırmanız şu yoğun saatlerde isteyeceğim en son şey. Bundan emin olabilirsiniz” dedi. Onu kırmadım ve çayları bir tepsiye koyarak masaya ulaştım, Erhan’ın karşısına oturdum. Erhan, yüzünde pis bir tebessümle bana baktı ve sordu, “Hazır mısın Fays?”

                Hazır olduğumu söylesem de bugün geçmişe baktığımda aslında o gün bunları dinlemeye hiç de hazır olmadığımı fark ediyorum. Erhan anlatmaya başladı;

-Bundan birkaç hafta önce Gizem bizim bölümdeki birkaç kızı evlerine güne davet etti. Naz, Selin, Pınar ve Aslı bu davete icabet edip okul çıkışında hep birlikte Beşiktaş’taki o talebe evinin yolunu tuttular. Bu davete ve kızların okuldan çıkıp hep birlikte avtobusa binişine şahit olduğumdan birkaç gün sonra Aslı’ya gayet dostane bir şekilde Gizemlerdeki günün nasıl geçtiğini sordum. Aslı gözlerime baktı ve dedi ki “Erhan, o evde bir daha asla görmek istemeyeceğim şeylere tanık oldum, kaç gündür bu kâbus gibi olayları içimde tutuyorum fakat madem sen sordun, artık anlatacağım fakat senden ricam şudur ki lütfen bunlar aramızda bir sır olarak kalsın.” Ona anlatacaklarını kimseye anlatmayacağıma dair söz verdikten sonra olayları anlatmaya başladı. “Her şey sıradan bir kız kıza sohbet gibi başlamıştı. Çaylar, kısırlar, kuru pastalar, börekler. Hep birlikte dedikodu yapıyor, derslerden, erkeklerden ve genel olarak yaşamdan bahsediyorduk. Saat yedi sularında kalkmak istedik fakat Gizem’le ev arkadaşı Sevil o gece orada kalmamız için ısrarcı oldular. Diğer kızlar çeşitli bahaneler ileri sürerek gitseler de ben kalabileceğimi söyledim. Bunu söylediğimde Gizem ve Sevil birbirlerine baktılar, gözlerinde samimi ve sıcak bir tebessüm görünce kalmamızı nezaketen değil gerçekten öyle arzuladıkları için istediklerini anladım. Bütün gün zaten yiyip içtiğimiz için akşam yemeğini hafif bir şeylerle geçiştirdik, sofrayı topladık ve Kurtlar Vadisi izlemek için hep beraber televizyonun karşısına geçtik. Televizyon izlemeye başlayalı yarım saat kadar olmuştu ki reklam arasında Gizem, Sevil’e “Haydi gel, karpuz keselim” dedi. Yardım etmek istediğimi söylesem de buna gerek olmadığını söylediler ve karpuz kesmek için mutfağa gittiler. Reklamlar bitti, dizi tekrar başladı fakat mutfaktan gelen giden yoktu. Bir karpuz kesmek bu kadar uzun sürmemeliydi. 15 dakika kadar geçtikten sonra meraklanıp mutfağa doğru gittim, kapıdan kafamı uzattığımda gördüğüm manzara şoke ediciydi. Gizem, Sevil’in üzerindeki bluzu göğüslerinin üzerine sıyırmış, gündüzden kalan kısırı avuçlarıyla Sevil’in göğüslerine sürüp yalıyordu. Sevil de sağ elini Gizem’in lastikli aşofmeninden içeriye sokmuş adeta bir şeyleri kurcalıyordu. Tüm bunlar yaşanırken ikiliden inlemeye benzer sesler çıkıyordu, gözleri kapalıydı, kendilerinden geçmiş vaziyetteydiler. Hemen yerimden hiç kalkmamışçasına salona döndüm, şok içerisinde olsam da bunu belli etmemem lâzımdı. Derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Birkaç dakika sonra ellerinde bir tabak muntazam dilimlenmiş ve çekirdekleri itinayla ayıklanmış karpuzla çıkageldiler. “Nerede kaldınız kızlar? Karpuz Diyarbakır’dan mı geliyor? Bakın Abdülhey’i vurdular, kaçırdınız.” dedim.  Tebessüm ederek bıçağın köreldiğini, sivriltmenin zaman aldığını söylediler. Onları gördüğümü anlamamışlardı, buna sevinmiştim. Karpuzlarımızı yedik ve diziyi sonuna kadar izledik, ertesi sabah erken saatte dersimiz olduğu için yatmaya karar verdik. Bana çarşaf, yastık ve bir battaniye getirip salondaki çekyatı hazırladılar. İyi geceler dediler ve yatmaya gittiler. Gecenin ilerleyen saatlerinde Gizem tarafından uykumdan uyandırıldım. Bana içeride ona göstermek istedikleri bir şey olduğunu söyledi ve kolumdan tutarak odalarına götürdü. Odada Sevil çırılçıplak duruyordu. Gizem ve ben odaya girince Sevil ayağa kalktı ve kapıya doğru yürüdü, Gizem’i ateşli bir biçimde öpmeye başladı. Islak dudakları birbirlerinin suratları üzerinde geziyordu. Gizem’in elleri Sevil’in çıplak ve dolgun kalçalarının üzerinde adeta dans ederken Sevil’de sağ elinin orta ve işaret parmaklarını Gizem’in yana sıyırdığı külotunun içinden onun gece lambasının mavi loş ışığında parlayan etli vajen dudaklarının arasına sokuyordu. Bu böyle bir dakika kadar sürdü ki kalçamda bir avuç hissettim, donup kaldığımdan bir aksülamelde bulunamadım, kimin olduğunu dahi fark etmediğim bu el lastikli aşofmenimden aşağıya inip kalça loblarımı tutkuyla sıkmaya başladı ki ismimi duymamla irkildim. Gizem bana onlara katılıp katılmamak istemediğimi sorarken her ikisi de yüzüme ihtirasla bakıyorlardı. Bunu asla yapamayacağımı ve evden gitmek istediğimi söyledim. Sinirlerim o kadar gerilmişti ki doğru düzgün bir cevap veremiyordum, adeta dona kalmış, beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Bana katılmak zorunda olmadığımı, yalnızca teklifte bulunduklarını, evden gitmeme ise hiç gerek olmadığını söylediler. O saatte vesait bulamayacağımı da düşünerek çaresizce salona gidip yattım fakat bütün gece gözüme uyku girmedi, zaten arzu etsem de uyuyamazdım zira odalarından gelen tutku dolu inlemeler bunu imkânsız kılardı. Sabah uyandık, kahvaltıda ben hâlen dün gece yaşananlar gerçek mi rüya mı diye düşünürken Gizem’in, bardağına çay dolduran Sevil’i dudağından öpmesiyle tüm bu yaşananların gerçek olduğunun farkına vardım. Bana bakıp dün gece onu da davet etmelerinin yanlış olduğunu fakat tutkularına yenilerek böyle bir teklifte bulunduklarını söylediler ve benden yaşananların bu evden dışarıya çıkmamasını rica ettiler.” Aslı bana bunları anlattıktan sonra son günlerde o ve Gizem arasında yaşanan soğukluğun sebebini de anlamıştım Fays. Zavallı kızı da lezbiyan ilişkilerine arzu nesnesi yapmaya kalkmışlar. Şimdi anlıyor musun dostum neden Gizem’le aramda bir şey olmadığını ve neden seninle Sevil’in arasında bir şey olmayacağını?

                  -Anlıyorum Erhan, anlıyorum ve insanlığımdan utanıyorum. Nasıl aşağılık insanlarmış. Evlerinde misafir bulunan genç bir kızı uykusundan uyandırıp yaşadıkları ihtiraslı ilişkinin bir parçası yapmaya kalkmışlar. Zavallı Aslı, büyük bir travma yaşıyor olmalı.

                Erhan bana bunları anlattıktan sonra kız talebe evleri hakkında zihnimde bir aydınlanma yaşandı. Kim bilir kaç ayrı kız talebe evinde benzer lezbiyan ilişkiler yaşanıyordu. Kim bilir kaç genç kız misafir edildikleri kız talebe evlerinde bu tip bir lezbiyan ilişkinin parçası olmaya davet ediliyor ve hatta zorlanıyordu. Kim bilir kaç ev sahibi masum görünüşlü iki kız talebeye evlerini içeriye erkek almama şartıyla kiraya verirken bir erkeğe ihtiyaç duymadan yaşanabilen kadın seksualitesini görmezden geliyordu. Bu soruların cevaplarını beklide hiçbir zaman alamayacaktım fakat bu olayı dinledikten sonra Sevil’den vazgeçmeye karar vermiştim ve kız talebe evlerine bir daha katiyen aynı gözle bakmayacaktım.


Here is the house
Where it all happens
Those tender moments
Under this roof
Body and soul come together
As we come closer together
And as it happens
It happens here in this house

So we stay at home
And I'm by your side
And you know
What's going on inside
Inside my heart
Inside this house
And I just want to
Let it out for you