7 Temmuz 2011 Perşembe

Çok fena azdırdın beni; bu gece erkeğim olur musun?



Yıllar önce neşeli günlerimde tanımıştım onu. Güzeller güzeli bir genç kadındı, fakat onunla yaşayacaklarım beni bugün dahi devam eden bir ruhsal çöküntüye sürükleyecekti. O gün fakülteden çıktıktan sonra balık ekmek yemek ve turist ellemek için soluğu Sirkeci’de almıştım. Teknedeki balık ekmekçi tatsız tuzsuz Norveç uskumrusundan yapılan balık ekmeğimi hazırlarken soğan isteyip istemediğimi sormuştu, "istemem" demiştim, normalde soğansız yemezdim ama belki de o gün bir bayanla yakınlaşabileceğim içime doğmuştu. Korkuluklara dayanıp köprüdeki balıkçıları izlerken aklımdan acaba balık ekmekler yerli uskumrudan yapılırken hiç yemiş miydim diye düşünüyordum; belki tadını hatırlayamayacak kadar küçükken...

Eminönü'nde Bir Balık ekmek Teknesi


Bu nisan gününde güneş Süleymaniye’nin ardından alçalırken turist ellemek için Mısır Çarşısı’na doğru yola çıktım fakat geç kalmıştım, etrafta pek turist yoktu ve çarşı tenha sayılırdı, ne talihsizlik. Kurukahveci Kapı’dan Hasırcılar Caddesi’ne çıktım, Murat Karadeniz Pide ve Börek Salonu’nun işletmecisi değerli dostum Murat Seçer'e bir selam vereyim diye dükkâna girdim, onu da işte orada tanıdım. Kıymalı yumurtalı pidesini afiyetle yerken yanında da açık ayran içiyordu. Murat’la sohbetimiz devam ederken o hesabı sordu, “Tamam hanımefendi, bu seferlik bizden olsun" dedim, Murat beni dürttü ama ben Murat'a sakin olmasını telkin eden jest ve mimikler yapınca durumu anladı. "Ama nasıl olur? Ben bunu kabul edemem, karşılığında ben ne yapabilirim?" dedi, "Benimle birer kadeh drink alabilirsiniz" diye cevapladım. Yüzünde hınzır bir gülümse belirdi, azgın bir kaplan gibiydi, "Neden olmasın?" dedi, Murat'a görüşürüz dedim ve çıktım.

Tahtakale Hasırcılar Caddesi'nden bir görünüm


Adını sordum "Ebru, senin?" dedi, "Yıldırım, Şerif Faysal Yıldırım" dedim; "Hangisini kullanıyorsun?" dedi, "Şerif'i Faysal'sız, Faysal'ı da Şerif'siz düşünemiyorum fakat illa birini kullanmak istersen Faysal'ı tercih ederim." dedim, "Peki Şerif Faysal, nereye gideceğiz?" diye sordu, hızlıca düşündüm ve "to Sultanahmet" dedim. Sirkeci’den bir tramvayla Sultanahmet’e çıktığımızda hava artık kararmıştı, bir pub'a girdik, müşterilerin kahir ekseriyeti turistti, kaliteli bir yere benziyordu, zaten böyle kalite kokan bir kızı Gar Pub'a götürecek değildim. Rüstik dekorasyonun hâkim olduğu bu batakhanede onlarca farklı dilden yüzlerce ses birbirine karışıyor ve günün yorgunluğunu bedenimde ve zihnimde hissettiğimden Ebru'nun dediklerine konsantre olamıyordum fakat ağzından çıkan sözcüklerin aksine gözlerindeki alev beni çoktan esir almıştı.

Saat 12'ye doğru biraz huzursuz olduğunu sezdim. Birer kadeh içki diye başlayan sohbet neredeyse dört saattir devam ediyordu ve ben hayatımda ilk kez yeni tanıştığım bir kızla bu kadar uzun bir süre, uzun sessizlikler yaşamadan sohbet etmiştim. Galiba aşık oluyordum. Fakat sonsuza dek onunla, orada kalmak istesem de huzursuzluğunu gidermek için "Kalkalım mı?" diye sordum, "İyi olur, geç oldu" dedi. Saat 12'ye geç diyordu, harika, demek iffetli bir kızla karşı karşıyaydım. "Nerede oturuyorsun?" diye sordum, "Bakırköy, Zuhuratbaba" dedi, "Süper, trenle gideriz, ben istasyondan eve kadar sana eşlik ederim" dedim, "Hiç gerek yok" dedi fakat ısrarlarıma dayanamayarak kabul etti. Son tren saat 12'yi çeyrek geçeydi, biraz hızlı yürürsek yetişebilirdik.

Trene yetiştik, yarım saat sonra Bakırköy’deydik, istasyonun merdivenlerini çıkarken koluma girdi, sarhoş yahut en iyi ihtimalle çakırkeyifti. Meydana çıktık ve evine doğru yürümeye başladık, bu sırada sık sık dudaklarımı öpüyor ve "Şerif Faysal sen harika bir adamsın" diyordu. İlk akşamdan bu tip laubali tavırlar gösteren bir kızı normal koşullar altında hemen terk edecek olsam da onun bu hâlini sarhoşluğuna veriyor ve içten içe bu tatlı sözlerine gülüyordum. Mezarlığın yanından geçerken durdu, boynuma sarıldı ve benimle "Fransız öpücüğü" tabir edilen şekilde öpüşmeye başladı, "Tövbe estağfirullah" dedim içimden ama elimden de bir şey gelmiyordu. Bir an ağzını ağzımdan ayırdı ve yüzüme baktı, iç gıcıklayıcı bir ses tonuyla şöyle dedi, "Çok fena azdırdın beni, bu gece erkeğim olur musun?", duyduğuma inanmak istemiyordum, teyit etmek maksadıyla "Nasıl?" diye sordum, "Seviş benimle, hadi, mezarlıkta, kimse görmez." dedi ısrarcı bir ses tonuyla.

Bakırköy Tren İstasyonu'nun Meydan Çıkışı


Beynimden vurulmuşa dönmüştüm, hemen boynumdaki kollarını sökercesine çekip kurtuldum ondan ve suratına elimin tersiyle bir tokat attım. "Kaltak, kaltak!" diye bağırarak koşmaya başladım, o ise arkamdan "Şerif Faysal ne olur dur!" diye bağırıyordu. Duramazdım, durmam imkânsızdı artık. Bu kaçıncıydı ve daha ne kadar sürecekti? İnsanca bir sevgi ve iffetli bir genç kadın aramakla geçiyordu ömrüm ve netice hep ama hep sukût-u hayal oluyordu. Koşarak Ataköy beşinci kısma kadar gelmiştim ve nefes nefeseydim, göğsüm sıkışıyor, kalbim çarpıyordu. İçkinin de etkisiyle kendimden geçmiştim. Uyandığımda kendimi bir bankta yatarken buldum, sabah ezanı okunuyordu. Kâbus gibi geçen bir gecenin ardından bu huzur verici sesi duymak kadar güzel bir şey daha yoktu, hayatımda bazı değişiklikler yapmanın zamanı çoktan gelmişti...

I need to be cleansed
it's time to make amends
for all of the fun
the damage is done
and I feel diseased
I'm down on my knees
and I need forgiveness
someone to bear witness
to the goodness within
beneath the sin
although I may flirt
with all kinds of dirt
to the point of disease
now I want release
from all this decay
take it away
and somewhere
there's someone who cares
with a heart of gold
to have and to hold

Hiç yorum yok: