5 Ağustos 2011 Cuma

Atatürk'ten Bile Çok Sevilen Bir Erkek Olmak yahut Kemalist Aile Yapısının İçyüzüne Dramatik Bir Bakış



İlköğretimden beri aklımıza Atatürk’ün en büyük Türk olduğu, yurdumuzu düşmanlardan kurtardığı ve onu herkesten çok sevmemiz gerektiği beynimize kazınmıştır. Peki bir Atatürkçü hanım size, sizi Atatürk’ten bile çok sevdiğini söyleseydi ne hissederdiniz? İşte ben seneler evvel bu duyguyu yaşamıştım…

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, Florya sahilindeki lüks köşkünde yakın dostlarıyla deniz sefası yaparken...


Aksaray’da tanımıştım onu, karlı bir şubat günüydü. Vasıta bekler gibi bir hâli vardı, belli ki üşüyordu. İstanbul’u kaplayan beyaz örtü beresinin altından uzanan kapkara saçlarıyla müthiş bir tezat oluşturuyordu, dikkatimi celbetmemesi imkânsızın tanımıydı. Ben o sırada hususi otomobilime yağ filtresi almak için japoncuları gezmiş geri dönüyordum fakat onu görünce dayanamayıp durdum. "Bu havada vasıta bulmanız çok zor küçük hanım, arzu ederseniz sizi gideceğiniz yere kadar bırakmaktan büyük zevk duyarım." dedim, "Karşıya geçeceğim fakat beni Eminönü iskelesine bırakırsanız size minnettar olurum." dedi, "Ben de Kadıköy istikametine gideceğim, buydunuz." diyerek kapıyı açtım. Zor durumda bir insana yardım etmiştim, mutluydum; zor durumda yardımına birisi koşmuştu, mutluydu.

Aksaray'da Tipik Bir Japon Oto Parçacısı


Hava koşullarından tıkanmış İstanbul yollarında ilerliyorduk, Pioneer marka oto teybinde Yello'nun “Drive Driven” şarkısı çalıyordu. "Adın ne?" dedim, "İlke Devrim" dedi, "Ben de Yıldırım, Şerif Faysal Yıldırım" dedim. Yüzüme tuhafça baktı, ismim onu etkilemişti sanki, "Nasıl yani, bizi arkamızdan vuran Arapların lideri Faysal mı?", "Evet, o Faysal, annem Sir Alec Guinness hayranıdır da..." Adımı duyduktan sonra sanki benden biraz soğumuştu. Ona Aksaray’da ne aradığını sordum, İstanbul Üniversitesi'nde sosyoloji eğitimi gördüğünü, Atatürkçü düşünce kulübü olarak düzenleyecekleri bir organizasyon için Horhor antikacılar çarşısından otuzlu yıllara ait eşyalar aramaya gittiğini söyledi. Tanrının annesi yüce Meryem, kız kemalistti... kemalist... kemalist... Beynimde bu kelime yankılanıp duruyordu.

İngiliz sinemasının efsane oyuncusu Sir Alec Guinness, Sir David Lean'in ölümsüz eseri Lawrence of Arabia'da Faysal rolünde


İki saati aşkın seyahatimiz süresince telefonlarımızı alıp vermiştik, aramızdaki fikri farklılıklara rağmen birbirimizin iyi insanlar olduğuna kanaat getirmiştik. O akşam müsait olup olmadığını sordum, müsait olduğunu söyledi. Sevinmiştim, onunla birkaç kadeh içki eşliğinde fikri ve ilmi bir sohbet gerçekleştirebilirdim. Akşam sözleştiğimiz gibi 9.30 sularında Kadıköy’deki Arka Oda isimli batakhanede buluştuk. Ona sordum, "Adnan Menderes'i sever misin?" "Hayır, kendisini hiç sevmem, bugün ülkece yaşadığımız sıkıntılar hep onun döneminde yapılan siyasi ve iktisadi hamlelerin sonucudur, bir sosyoloji öğrencisi olarak benim fikrimce Tanzimat’tan itibaren yaşanan alt yapı üst yapı..." konuşuyordu fakat dinleyemiyordum, güzelliği beni büyülüyordu, o ukala tavırları o kadar tatlıydı ki, aşık oluyordum, evet, aşktı bu.

27 Mayıs Darbesi neticesinde kurulan Yüksek Adalet Divanı isimli tiyatronun kararıyla idam edilen, cumhuriyet döneminde demokratik seçimle iş başına gelmiş ilk başbakanımız merhum Adnan Menderes.

O gece ona tek parti döneminde yaşanan zulümleri, Demokrat Parti'nin halk tarafından nasıl sahiplenildiğini, 27 Mayıs'ın nasıl karanlık bir leke olduğunu anlattım ve dedim ki "Demir kırat elbet yeniden şahlanacak ve o gün bu ülkeye güneş yeniden doğacak." sözlerim onu büyülemişti sanki. Saat 2'ye doğru eve gitmesi gerektiğini yarın sabah dersi olduğunu söyledi, soğuk ve karlı Kadıköy sokaklarında minibüs duraklarına doğru yürümeye başladık, ikimiz de zil zurna sarhoştuk, yetmezmiş gibi açık olan bir tekelden bir ufak şişe tabii kanyak aldık, içe içe arşınlıyorduk Bahariye'den rıhtıma inen beyaza bürünmüş sessiz sokakları. Mühürdar Caddesi yeni bir aşkın doğuşuna şahitlik ediyordu sessizce...


Beşiktaş iskelesinin önünde Atatürk heykelinin dibinde öpüşmeye başladık, yüce İsa, bu ne büyük bir mutluluktu. Acem kızlarınınkiler gibi kocaman kara gözlerini gözlerime dikti ve "Galiba sen haklısın, artık Adnan Menderes'i seviyorum ve tabii ki seni de" dedi. "Peki, ne kadar?" dedim, "Çok, dünyalar kadar!" dedi, arkamı döndüm ve çocuklara elifba öğreten Atatürk’ün kuzey cephesi karla kaplı heykelini gösterdim, "Ondan da çok mu seviyorsun beni?" dedim, güldü "Seni Atatürk’ten bile çok seviyorum." dedi.

Kadıköy İskele Meydanı'nda bulunan, çocuklara elifba öğreten Atatürk temalı heykel. 


İlerleyen aylarda her şey çok güzel geçti, Atatürkçü düşünce kulübü’nden ayrıldı, o dönem büyük bir buhran yaşayan partimizin, o zamanki ismiyle Doğru Yol Partisi'nin gençlik kollarına benimle beraber üye oldu. Bu ilişkinin sonu nikâh masası gibi görünüyordu fakat olmadı. Kötü kader ağlarını örmüştü, müstakbel kayınbabam olacak şahıs, daha evvel bir iki kez gördüğüm o mendebur pos bıyıklı emekli öğretmen benimle tanışmak istiyordu ve beni perşembe gecesi evlerine yemeğe davet etmişti. Önüme bir kadeh rakı koydular, "Sağ olun, içmeyeceğim." dedim. Normalde alkol kullansam da inancım gereği perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde ağzıma alkol sürmezdim. Lanet adam yüzüme baktı, "Kızım seni bana modern bir insan olarak tanıtmıştı oysa..." dedi. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Sessiz kaldım, modernité bu muydu? Aklımdan binlerce şey geçiyordu fakat sustum, konuşmadım. O olaydan sonra kıza baskı yaptı, cuma gecesi alkol içmediğim için beni modern olmamakla suçlayan bu adam kızına baskı yapmaktan imtina etmeyen feodal bir zavallıydı. İlke Devrim onun baskılarına dayanamayarak benden ayrıldı, severek ayrılmak nasıl bir duygu ilk kez yaşıyordum


Temsili CHP'li devlet memuru. İlke Devrim'in babasının da benzer bıyıkları vardı. Solcuların bu tip bıyığı Stalin'e olan saygıdan dolayı bıraktıklarını ocaktan bir ağabeyim zamanında söylemişti.
.

Bu talihsiz ilişkiden sonra ne zaman Kadıköy iskeledeki Atatürk heykelinin önünden geçsem hıçkırarak ağlıyorum...

Beni Moda sahilinde ağlarken gören bir dostumun habersizce çektiği bir fotografım. Burada 21 yaşındayım.


ich hab’ noch nie etwas verloren
das so wertvoll war wie du
ich werde nie mehr lieben können
denn die liebe bist nur du“

Hiç yorum yok: